hayat bir şarkıdır; sesinin güzel olduğuna bakmadan herkes söylemeli...

merhaba, 
3 mart'tayız.
mart beni heyecanlandırır. doğduğum ay. bahar ayının simgesi. kedilerin ciyaklaması. yaza az bir zaman kalması. 
doğum günüme 26 gün kaldı. 26 yaşıma basacağım. 
ben her yıl, doğduğum aya girerken hüzünlenirim. geçen sene neler yaptığımı, önceki sene, sonra bir önceki seneyi düşlerim.
ve sonra çocukluğumu. annemin eteğine sarılıp işe gitme deyişlerimi.
ve bu koca yaşımda hala annemin eteğine sarılıp anne gitme derim. 
o da gider.
paraya ihtiyacımız vardır. hayat devam ediyordur. 
borçlar bitmiyordur. 
26 senenin bana öğrettiği yegane şey borçlar hiç bitmez.
-----

26 yaşımda olduğum için mutluyum. yaşam beni bir şekilde buraya kadar getirdi. 
bundan sonrasını görecek miyim bilmiyorum.
pastamı keserken sağlık mı dileyeceğim huzur mu dünya barışı mı yoksa aşk mı 
bilmiyorum.
çünkü her an değişiyorum, öğreniyorum, gelişiyorum, gelişemiyorum. 
ama yaşıyorum. 
her insan gibi ben de doğum günümü önemsiyorum. 
hatırlanmayı , sadece o gün aranmayı. 
mumları üflerken etrafımdaki insanların dikkatinin sadece ben de olmasını seviyorum.
----

hayalimi çok küçük yaşta gerçekleştirmenin verdiği gurur ve hevessizlikle yeni yaşımı karşılayacağım.
üzerimde bir burukluk, bir hüzün. biraz serselilik.
biraz içtiğim şarapların, gördüğüm kentlerin kokusu.
biraz makara ,biraz kahkaha, biraz öfke.
anne sevgisi biraz, biraz baba sıcaklığı.
baba kini.
baba merhametsizliği
baba güvensizliği...
biraz sevgisizlik, biraz fırtına. bol dede, bol teyze bol kuzen biraz.
biraz bar, biraz dua ve tanrı. allah. ve ya süper güç.
yaşam enerjisi, evrenin gücü biraz.
çok olan çaresizlik.
çok olan kırgınlık.
ve çokça talihsizlik.

-----

kollarını dudağına götürüp öpen ben şimdi kızıyorum kendime. daha iyisini yapabilirdin diye.
kendime kızıyorum, sinirleniyorum. öptüğüm yerleri kızartıyorum döverken. 
----

küçükken yazları kaçtığım kentte, 
sofranın başında tabağın dolu dolu gelmesini bekleyen bir dede
 ve ineği sağar sağmaz sütünü tüm torunlarına eşit dağıtan anneanne yokluğunda
 yaşamaya başlayalı 6 ay oldu. 

deniz bildiğimiz deniz. karadeniz. dağ bildiğimiz dağ. 
ama başka kokuyor memleketim
deniz sanki başka bu kez. 
balıkçılar suratsız.
çay kahvede bile 1 lira.
fasulye pahalı ama ekşi maya ekmek almalı pazardan.
yaşam dediğin ekşi mayalı ekmek almanın verdiği o mutluluk aslında.
fasulye pahalı diye manava surat astığın, ama ilerideki tekelden 1 paket sigara aldığın acımasız iki yüzlü hayat.
---

olsun, 
26 yaşım bana kutlu olsun.
tüm 26 yaşına gireceklere ve her türlü yaşında ekşi mayalı ekmek almanın mutluluğunu yaşayanlara bir söz:

"İnsanlar iyi ve onurlu olabilirler ama sonuçta cenazesine gelen kişi sayısı hava durumuna bağlıdır."




Diyarbakır: Nerede ne yenir, nerede gezilir ve şehir hakkında notlar

Diyarbakır'ı neden sevdiğim sorusuna net bir yanıt veremesem de her gidişimde beni etkilediğini itiraf etmem gerek. Havasından mı suyundan mı insanlarından mı yoksa hüznünden mi bilinmez; gidince sıkılmadığım dönünce özlediğim şehirlerden. 





Erkek arkadaşımın orada yaşıyor olmasından mütevellit, iki ayda bir bulunuyorum Diyarbakır'da. Şuana kadar uğramadan dönmediğim yer şüphesiz Sülüklü Han oldu. Han'ın tarihi Sur ilçesinde oluşu, mönülerinin Cemal Süreya dizeleriyle verilişi, şarabı ve sunumu, başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz o ağaçlar, müzik seçimleri... Bu detaylar bir araya gelince sarhoş olmamak mümkün olmadı Sülüklü Han'da. 

KAHVALTI

Han demişken asıl dikkatleri çeken, hayranlık uyandıran, her gün sayısız yerli yabancı turisti ağırlayan tarihi Hasanpaşa Hanı'ndan bahsetmemek olmaz. Kahvaltılarıyla meşhur olan Han, Diyarbakır'a özgü peynirleriyle, etiyle, soslarıyla serpme kahvaltıya doyacağınız türde çeşitlilik barındırıyor. Hasanpaşa Hanı gün içerisinde şehri gezenlerin çay, kahve içmek için uğradıkları bir soluklanma ritüeli de sunuyor. 








Diyarbakır'da kahvaltı için bir diğer bahsedeceğim yer İç Kale. İç kale Diyarbakır'în ilk kuruluş yeridir diyebiliriz . İç Kale Kahvaltı Evi önceden kullanılmış bir ev iken daha sonra restore edilip kahvaltı mekanı olarak kullanılıyor. Bunu anlatmak biraz garip oldu ama şehirde benzer mekanlar çok. Hem kahvaltı yapıp hem gün içerisinde ziyaret edilebileceğiniz yerlerden. 

Mekanda yaşanılmışlık hissini doyasıya bedeninizde ve ruhunuzda hissediyorsunuz. Bedeninizde diyorum çünkü müzik seçimleri ve sundukları kahvaltı duyu organlarımızla hitap ederken, evin duvarları avizeleri kapıları huzurun kapısını aralıyor. 



OFİS 


Diyarbakır'ın tarihi yeri Sur ise, modern yanı Ofis semtidir. Gençlerin okuldan işten çıkıp birşeyler içip sohbet ettiği, alışveriş yaptığı, sokak müzisyenlerinin ve sokak satıcılarının bol olduğu, her köşe başı yöresel giysilerin satıldığı aranılan her şeyin bulunduğu merkez. Sur da bu yönüyle aynı fakat Ofis'te bir şehir havası aldığınızı hissediyorsunuz. Sur'da gördüğünüz o tarihi hanlar, yapılar kendini binalara ve şehirleşmeye vermiş durumda. 


GABO


Diyarbakır'ın Ofis semtinde yer alan Diyarbakır'ın ilk vejetaryen kafe'si. Gabo ismi verilirken Güney Amerikalı yazar Gabriel Marquez'den esinlenilmiş. Zaten kafeye girdiğinizde kitap ve yemek ikilisinin yarattığı o uyum dikkatinizi çekiyor. Duvarlar yeşil, bahçesi sarmaşıklı. İçeriye sizin kadar rahat girip çıkabilen kedileriyle de ünlü. 






Bu mekanı seviyorum çünkü mönüsü öyle her vejetaryen kafede göreceğiniz türden değil. Karnabahar, kurufasulye koyup geçiştirmemişler. Benim favori yemeklerim Shepherd's Pie, Yahudi Köftesi, ve "dünyanın en güzel mercimek çorbası" diye adlandırdıkları çorbaları. 


Shepherd's Pie İngiltere'nin etli bir yemeği ancak vejetaryen yapan yerler de var. Gabo onlardan biri. Et yerine yeşil mercimek kullanılıyor. Altta yeşil mercimek, soğan ve baharatlar, üstte patates püresi ve ya başamel sos ile fırına veriliyor. 






DİYARBAKIR KÜLTÜRÜ


Diyarbakır'da farklı ve ilginç bulduğum, sevdiğim ve sevmediğim detaylara ineceğim. 


Öncelikle her yemeğe salça ve yağı bol koyduklarından, buzdolaplarında mutlaka et bulunmasından bahsetmeyeceğim. Çünkü artık Doğu yemeklerinin yağlı olduğunu bilmeyen yoktur. Dışarıda etsiz yemek bulmanız hayli zor. Etsiz yemek kültürü yavaş yavaş hakim olmaya başlıyor şehre. 


Çaylar kaçak. Ben İstanbul'da memleketimden gelen Giresun çaylarını, Diyarbakır'da ise kaçak çayı içiyorum. İstanbul'a ilk döndüğümde kaçak çayı, oraya vardığımda ise kendi çayımızı arıyorum ama sonra alışıyorum.


Ekmek kültürü İstanbul'daki gibi her mahalle bakkalında satılan cinsten değil. Ramazan ayında yediğimiz pidenin susamsızı gibi bir ekmekleri var. Yine bu ekmek de sevilesi, yenilesi.


Abarttıkları kadar yazları sıcak, kışları soğuk bir memleket değil. Yazın çok sıcak bile olsa nemsiz olmasından dolayı bunaltmıyor. 


Diyarbakır'ın havası çok kuru olduğundan yanınızda mutlaka nemlendirici kreminizi bulundurun. Yoksa benim gibi dudağınız çatlar, yüzünüz pul pul dökülür.


NOT: Diyarbakır'ın Ofis semtinde Fuar diye adlandırılan yeraltı çarşısına muhakkak uğrayın. Kozmetik ürünlerini oldukça uygun fiyata bulabilirsiniz. 


Sıkıcı bir şehir değil Diyarbakır. Kültürlü gençleriyle, her kafede kitap köşelerinin bulunmasıyla, kahvesiyle, şarabıyla, peyniriyle çok sevdiğim şehirlerden biri. Diyarbakır'a gelince Mardin ve Hasankeyf yapmadan dönmek olmazdı. Mardin ve Hasankeyf yazılarım da geliyor olacak. 

Bu yazıda bahsedemediğim, henüz gitmediğim yerler de var. Onları da bir sonraki Diyarbakır ziyaretimde yazacağım.









2016 ZİYARETİMDEKİ DİYARBAKIR

Savaş kendini sokakta, sanatta, evde her yerde gösteriyor. Bu da Sur'daki savaşın bir diğer yüzü.






2016'da savaş sürerken gerçekleri bir kez daha görebilmek adına Diyarbakır'a gittiğimde hemen yan sokağımızda bombalar patlıyordu. Dört Ayaklı Camii ve o caminin olduğu sokak vardı. Esnaf vardı. Şimdi ise Nazım'ın da söylediği gibi: 

Bir şehir vardı yeller eser yerinde. 

Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak. 
Şair kalmayacak ki...